
08.08.2007
www.basketbolhakemleri.com'un dev röportajları devam ediyor. Efes Pilsen'de uzun yıllar büyük başarılara imza atan Oktay Mahmudi, çalışmaya başlamadan önceki ilk röportajını bizimle yaptı.
Çok iyi basketbol oynadığınızı biliyoruz, nerde, ne zaman, kaç sene, hangi takımlarda oynadınız?
Yugoslavya’da o zaman 2. ligde olan Slovya takımında oynadım. 1988 yılında 20 yaşında bıraktım. Çok erken bıraktım aslında. Sonra da antrenörlük başladı. 19 yıl oldu. 1991’de Türkiye’ye geldim, yarım sezon Eczacıbaşı’nda çalıştım. Sonra Efes Pilsen’de başladım.
Yerli veya yabancı oynattığı oyun yapısı ile size en ters gelen antrenör kimdir? Ya da ne tarz takımlar ile oynarken daha çok zorlandığınızı hissedersiniz?
Aslında öyle bir şey yok. Her takımın kendi belirlediği bir oyun noktaları, tarzı var. Oyun tarzları belli zaten. Eğer o oyunlara iyi hazırlanırsanız pek fazla sürprizle karşılaşmıyorsunuz. Farklılıklar şuradan doğuyor; çok ciddi düzen farklılıkları varsa, o zaman farklı bir hazırlık yapmanız gerekiyor. Bu hazırlık daha uzun bir süre alabilir. Ama dediğim gibi antrenöre göre değil, takıma göre. Mesela, bir takım 5 kısayla oynayabilir. Bunlar seride pek sorun olmayabilir ama tek maçta farklı olabilir.
Basketbol dışında bir iş veya hobi ile ilgilenseniz bu ne olurdu? Basketbol dışında ilgilendiğiniz bir spor dalı var mı?
Şu ana kadar basketbol dışında başka bir şeyle fazla uğraşma vaktim olmadı. Ancak bu yoğunluk içerisinde kendimi şu anda biraz daha korumak istiyorum. Çalışmaya başlayacağım zaman, işime dinlenmiş olarak gitmek istiyorum. Buna çok dikkat ediyorum. Çünkü yoğun maç, antreman trafiğine girildiği zaman dinlenmiş olmak gerekiyor.
Boş zamanlarımda gene spor yapıyorum. Tabi bu basketbol değil! Mesela koşuyorum, golf oynuyorum. Bu sporların yanı sıra ailemle ve arkadaşlarımla birlikte olmak beni oldukça rahatlatıyor. Pek fazla yalnız kalmayı seven biri değilim.
Birkaç maç dışında hala seyirci sıkıntısı yaşıyoruz. Sizce bunu nasıl çözeriz?
Bu çok geniş kapsamlı bir konu. İrdelenmesi gereken bir konu. Başta Türk sporunun bir sorunu, ondan sonra da basketbolun sorunu. Ne kadar aşıladık desek de bir spor kültürüne sahip değiliz. Maalesef... İrdelemeye insanların eğitimlerinden, konumlarından, spesifik olarak basketbolun bir ürün olarak pazarlanmasından, güçlü sponsorların basketbolun içinde bulunmasından başlayabiliriz. Bu, ne bir kişiye ne de bir gruba düşen görev. Bu, sporun içinde olan herkese düşen bir görev. Sonuçta basketbol hepimizin ürünü. Benim de sizin de aynı zamanda. Bu ürünü nasıl daha cazip bir hale getirebiliriz insanlar için. Bu bence çok önemli bir nokta.
Yıllarca gazetelerde basketbol, hep negatif yönlerle aktarıldı. Sürekli kötülediğimiz, negatif konuştuğumuz bir ürünün, fazla değerinin olması yönünde bir beklenti olamaz. Çok basit bir örnek vermek gerekirse, arkadaşlarınızın size ‘şu film çok kötü’ derse gitmezsiniz o filme. Eleştirinin dozu ve içeriği çok önemli. Bunun gibi parametreler çok büyük etken. Hepimiz basketbolu nasıl cazip hale getirebileceğimizi düşünmeliyiz.
Futbol maçına artık gitmiyorum, gitmek gelmiyor içimde. Geçenlerde bir futbol maçı izlemek için oturdum. Eşim “sen izlemezsin, niye izleyeceksin” dedi. Sonra kendimi çok kötü bir noktada yakaladım. Ben futbol maçını izlemek için değil, o günkü olayları izlemek için oturmuştum TV başına. O olayları izlemek için TV başına geçmem, bence çok dramatik bir olaydı. Bu beklentiyle maç izlemek gerçekten çok dramatik bir duyguydu. Futbol maçı değil de orada başka bir şeylerin olabileceğini tahmin ederek izlemeye başladım. Bu çok olumsuz bir olay.
Bu konuda geri dönüşü olmayan noktalara gidebiliriz.
Yerli veya yabancı çalıştırdığınız takımda olmazsa olmaz hangi oyuncuyu(ları) görmek isterdiniz? Neden?
(Gülümseyerek) Herhalde bu soruyu ben Efes Pilsen’den ayrılmadan önce hazırlamıştınız.
Çok kaliteli oyuncular var. Ben bu oyunun başta “beyin”le oynandığını düşünüyorum. Dolayısıyla o oyunculara çok değer veriyorum. Yani oyunu ve diğer oyuncuları anlayan oyunculara çok değer veriyorum. Mesela Papalukas’ı bir guard olarak beğeniyorum. Ama şunu da söylemek lazım, o bir takım içerisinde çok değerli bir oyuncu, çok iyi bir takım içerisinde çok değerli bir oyuncu. Kendi başına sıradan bir oyuncu. Tabi değerler ve bakış açıları her zaman farklı. Oluşumlarda hangi oyuncuyu görmek istediğiniz değil, o sırada siz o oluşumu nasıl daha prodiktive hale getirebilirsiniz diye bakmak gerekir.
İtalyan tarzı çok şık takım elbiseler giyiyorsunuz? Kime diktiriyorsunuz veya hangi firmayı tercih ediyorsunuz?
Yok, yok, yok... Şu ana kadar bizim kıyafeleri Sarar yapıyordu. Onların verdiği kıyafetlerdi. Ancak kendi özel isteklerim de vardır tabi. Ama özellikle İtalyan tarzı olsun diye düşünmemiştim. Her insanın olduğu gibi benim de özel zevklerim vardır. İtalyandır, Amerikandır... Amerikan olmadığı kesin.(Gülüyor)
Sahada, takımın başında bulunan kişi görünümüne dikkat etmeli diye düşünüyorum açıkçası. En önemli parça değil tabi ama görünüm önemli. Bulunduğunuz yer bir işyeri, bir vitrin. Hem kendini hem de kurumu temsil ediyorsun.
Birçok antrenör veya oyuncu yurtiçindeki maçlarda hakemlere yurtdışındaki maçlara göre çok daha fazla itiraz ediyor. Hakemler arasında bir fark mı var?
Bence hakemler arasında fark var. Ama yabancı hakemlere farklı, Türk hakemlere farklı diye bir şey yok. En azından ben zannetmiyorum. Ben “yerli hakemle böyle konuşurum, yabancı hakemle böyle konuşurum” mantığıyla çıkmıyorum maçlara. Ama iletişimde sıkıntı olduğunda, çözemiyoruz. İletişim daha kaliteli olmalı. Yorum, hissetmek bu işin en önemli parçaları. Ben iletişimin de bir his olduğuna inanıyorum.
Tabi ki kitap çok önemli, yazılı kurallar vs. Ama bu bir bilgisayar oyunu değil ki! Yorumlamak da çok önemli.
Bir eleştiri olarak söylemiyorum, her zaman kolay olmuyor. Kararların belirli standartta olması gerekiyor. Hakemler arasında da fark var. O standartlar içerisinde olmadığınız zamanlar orada bir sıkıntı doğuyor. Bunu bir his olarak söylüyorum. Aynı sıkıntıları Avrupa’da da yaşayabiliyoruz.
Benim en sıkıntı duyduğum nokta şu: Hakemler hata yapabilir, ama hiç bir hata yapılmamış gibi davranmanızı çok garip karşılıyorum açıkçası. Hakem, hata yaptığı zaman bunun doğal bir şey olabileceğini söyleyebilir ve “evet burada hata yaptım” diyebilir. Ama bunun üstüne bir de “yok, hayır yapmamış” gibi davranmaya bir anlam veremiyorum.
Standardizasyonda ve iletişimde eksiklikler olduğunu düşünüyorum. Mesela bir maça bakıyorsunuz 10 tane teknik faul çalınmış, bu çok garip. Böyle bir şey olmamalı. Burada birinin hatalı olması lazım.
Bu çizdiğim tabloyu genel olarak çizdim, Türk veya Avrupalı hakemler olarak ayırmadım.
Son olarak söylemek istedikleriniz var mı?
Hakemler oyunun çok önemli bir parçası, ama ne kadar daha önemsiz olduklarını gösterirlerse o kadar daha başarılı olurlar diye düşünüyorum. Sahada başrol oyuncusunun kim olduğu belli; basketbolcular. Hakem başrol oyuncusu olduğu zaman sıkıntı var demektir. Söylediklerimi en iyi yansıtan cümle bu.
|