Uzun yıllar bayan basketbolunda antrenörlük yaptıktan sonra çok genç yaşta profesyonel anlamda antrenörlüğü bırakıp her geçen sene çığ gibi büyüyen müthiş bir organizasyon içinde sizi görüyoruz. Nereden aklınıza geldi ve nasıl gelişti bu iş?
Ben kendi adıma şanslıyım. Türkiye’nin 2 büyük kulübü hem Fenerbahçe hem de Galatasaray’da çalıştım. Bir insanın basketboldan alabileceği en büyük hazzı antrenör olarak aldım. Hem oyuncu yetiştirme olarak hem Türkiye dereceleri olarak. Biz 1999 depreminden sonra şunu düşündük. Basketbol bir eğlence sporu. Sektörel olarak ekonomide olan dalgalanmaların eğlence sporunu vuracağını bunun da birinci dereceden basketbol olacağını tahmin ettik. 2001 yılında Fenerbahçe Sportif Hizmetlerde, Feneriumların oluşumunda çok üst düzey çalıştık. Ve oraları kurarken pek çok proje ürettik Fenerbahçe için. 2001 yılının ortasıydı, ekonomik krizden dolayı, Fenerbahçe için ürettiğimiz projeler kabul edilmedi şuanki Fenerbahçe yöneticileri tarafından. Bunlar çok fazla bilgi birikimi ve zaman harcanmış projelerdi. Ben bu projelerimin ikisini en iyi arkadaşlarım, o zaman Tuborg’un antrenörü Murat Özgül’le ve Murat’ın yetiştirmiş olduğu Türkiye’nin en büyük sporcusu, milli takım kaptanı İbrahim Kutluay’la paylaştım. Bu projelerin iyi projeler olduğuna inandım ve bunun için de en iyi tesisi en iyi şartları bulup, artık antrenörlükte gözümüz olmayacak şekilde kendi anayasalarımızı kendimiz çizerek başlama kararı aldık. Hepimizin işleri vardı, herkes işlerini bıraktı. İki tane anayasa hazırladık; bir tanesi sportif anayasaydı. Sportif anayasada üst seviyede antrenörlük yaptığınız için sporcular oraya geldikleri zaman eksiklerini görebiliyorduk. O eksiklerin olmaması için altyapıda nasıl yetiştirilmesi gerektiğine karar verip o şekilde yetiştirmek için bir anayasa yazdık. Bir de davranışsal anayasaydı. Bir çok sporcuda görmüş olduğumuz, yeteneklerine rağmen, eğitimsizliklerinden dolayı nasıl davranacaklarını bilmiyorlardı. Ne büyüklerinin yanında bacak bacak üstüne atmak, ne antremandan sonra duş almamak, ne de tırnaklarını yemek, okumamaya kadar pek çok problem vardı. İkinci ahlaki anayasayı da bu şekilde aldık. Bu anayasalardan biri aşağı yukarı 52 madde diğeri 99. Bunların pek çoğunda Türkiye’deki pek çok sporcunun role model’i olan, 2001 yılındaki Avrupa Şampiyonası’nda, şirketi kurmamızla aynı tarihte olduğu için bu yılı söylüyorum, bize büyük bir ivme veren İbrahim Kutluay’la birlikte karar verdik. Ve Ercüment Ülker’le de beraber 4 ortak bir araya gelerek bu operasyonu oluşturduk. Fikir buradan çıktı. Basketbolda şu anda yaşanan parasal sorunları hissettik, hiç yapılmayanları doğru tespit ettik, fazla da açgözlü olmadan bu hedeflere soyunduk. MVP de bu şekilde kuruldu.
Bayan basketbolundaki en unutulmaz maçınız hangisiydi?
Bayan basketbolunda unutamadaığım bir iki maç var. Murat Tümer ve Savaş Gökbayrak’a yardımcı antrenörlük yapıyordum. Her ikisi de Galatasaray’ın A takımında çalışıyordu. Galatasaray bayan takımı Avrupa Kupalarında ilk defa tur geçmişti. O maç unutulmaz bir maçtı. İki maçı da İstanbul’da oynamıştık. Hakemlikolarak da entresan bir maçtı o... Romen bir hakemdi, 20 yaşında. O zaman hakemlerle nasıl konuşulacağını vs. de bilmiyorduk... (Röportaj sonrasına kaldı hakemle yaşananlarJ)
Bir de Murat Özgül, benim en iyi arkadaşım. Fenerbahçe’nin antrenörlüğünü yapıyordu, ben Galatasaray’ın. Türkiye Kupası finali oynuyorduk. Son topu çemberin içinden çıkardık. Biz ailecek Galatasaraylıyız, ama tüm arkadaşlarım Fenerbahçelidir. Babam kalp krizi geçirmişti, ameliyattaydı... Maç kağıdını alıp direk hastaneye götürmüştüm, o maçı da unutamıyorum.
Hakemlik yapan birinin iyi seviyede basketbol oynamış olmasının ciddi bir avantaj olduğunu düşünüyoruz. Sizce profesyonel anlamda basketbol oynamayacak (okul, iş seçimi gibi konulardan dolayı) fakat yetenekli genç basketbolcuları nasıl hakem yaparız? Hakemliği onlar için nasıl cazip hale getiririz?
Ben buna biraz öğretmen kişiliğimle cevap vermek istiyorum. Spor marketing’i bilen biri olarak. Hakemliği bir meslek olarak cazip hale getirmek için önce parasal şartlarını düzeltmeniz lazım. Biz son 6 yıl içinde 19 tane sportif organizasyon yapmışız. 19 sportif organizasyonun birinci gider kalemi hakem ücretleridir. İstanbul şartlarında yaşayan bir hakemin yol gideriyle, yemek parasıyla, akşam evine gittiği zaman bugün iyi iş yaptım, şu kadar para aldım demesi için gerekli olan parayı biliyorum. Birinci derecede bütçelerimi hazırlarken, kendi şirketimin kazanacağı paradan çok o gün oradaki maçın iyi oynanması için gerekli hakemin parasını vermek istiyorum. Eğer hakem, o gün maça ayaklarını sürüye sürüye geldiyse benim maçım kalitesiz oluyor. Coachlar beğenmiyor, oyuncular beğenmiyor, ondan sonra hakem lanet ederek maç yönetmeye başlıyor... Benim için kötü oluyor ve ben bunun farkındayım. Cazip hale getirebilmek için bir kere doğru düzgün para vereceksin. Bu İstanbul için bir kere şart. Buradan (Caddebostan) Yeditepe Üniversitesi’ne gitmek bile problem. Birincisi bunun bir dengesini bulacaksın. İkincisi eskiden üst seviyede sporculuk yapmış olanlardan hakemlik yapan bir tek Cihat Levent var. Cihat Levent’in de hakemlikte gidebildiği yol belirli bir yere kadardı. Kolay değil. Oyunculuktan hakemlik yapmak oyuncuları anlayabilmek açısından kolay ama oyuna bakışı, maça konsantrasyonu sağlayamıyor. Hakemlerin almış olduğu eğitimle sporcuların almış olduğu eğitim farklı. O yüzden ben, hakem eğitimiyle sporculuk eğitiminin farklı olduğunu, 20-22 yaşındaki sporcuların hakem olmak istedikten sonra ayrı eğitilmeleri gerektiğine inanıyorum. Bir kişinin sporculuğu bitti diye hakemlik yapması gerektiğine inanmıyorum. Hakem eğitmeni olması daha doğru, sporcu eğitmeni olması daha doğru. İbrahim Kutluay sporcu eğitmeni olmalı ama hakem eğitmeni olmamalı.
Benim pek çok hakem arkadaşım-kardeşim var İTÜ’de, İstanbul Üniversitesi’nde. Bazılarının derslerine hoca olarak giriyorum. Hiç bir şekilde hakemlik için heves göstermiyorlar. Yalnızca formanın vermiş olduğu otoriteyle beraber oradaki saygınlığın peşindeler. Çünkü önlerinde bir hedefleri olmuyor. Bakın FIBA listesine, 6-7 hakem... Recep Ankaralı’dan sonra Mehmet Keseratar’dan sonra çok üst düzey hakem çıkartamamışız. O yüzden tamamen ayrı bakılması lazım. İştir, her iş kolunun pazarlanabilirliği vardır. Hakemliğin de hakim olmaktan dolayı bir saygınlığı vardır. Bu saygınlığı yaratacak kişi de eğitimlerinden dolayı bu mesleği yapan kişilerdir. Bu sağlandığı zaman hakemlerin avantajınadır. Hakemler hiç bir zaman kavga etmezler, antrenörler kavga ederler, oyuncular kavga ederler; hakemler hiç bir zaman küfür etmezler, oyuncular birbirlerine küfür edebilirler... O yüzden satılabilirlik açısından bir hakem organizasyonunu, hakemin kampını, hakemin maçını, hakemin formasını firmalara pazarlamak daha kolaydır. Buralar biraz pazarlamayla ilgili... J
Plaj voleybolu dünyada inanılmaz bir ilgi görüyor. Peki ya bunun basketbolu yok mu? Ne zaman plajda basketbol oynayacağız?
Şurada gördüğün şey (sağ tarafımızda bir top) plaj basketbolu topu. Beachbasketbol.com diye bir site var. Bu siteden plaj basketboluyla ilgili bilgi sahibi olabilirsiniz. Biz MVP olarak Türkiye’de geçen yıl oynadık. 2004 yılıydı, şahsen Alabama’ya gidip plaj basketbolunun lisansını aldık Türkiye’ye. Pahalı bir organizayon, ayrıca lisansı da çok pahalı. 5 bölgeyi (Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk, Kıbrıs’ın tamamı ve Türkiye) kapsayan bir anlaşmamız var. Bu anlaşma dahilinde geçen sene Büyükşehir Belediyesi’yle plaj oyunları diye bir konsept yarattık. Burada plaj futbolu, plaj voleybolu ve plaj basketbolu vardı. Milli takım Japonya’dayken bunların çalışmalarını yapmıştık. Oynadık fakat büyütemedik. Plaj basketbolu için para harcamak lazım. Sponsorlar parayı yazın konsere harcıyor. Şu anda bekliyoruz, kısmetse yapacağız. 2009’a kadar lisansı bizde.
NCAA Amerika’da dünya basketboluna yön veriyor ve NBA’e her sene muazzam oyuncular veriyor. Bu Avrupa’da veya Türkiye’de ne zaman hayata geçecek. Ya da geçecek mi?
Göremeyiz. Çünkü Amerika’dakilerin spor anlayışı, Avrupa’dakilerin spor anlayışı ve Türkiye’dekilerin spor anlayışı 3 ayrı kategoride inceleniyor. Benim Yeditepe Üniversitesi’ndeki ders konum bu. Saatlerce konuşabilirim... Amerika’da spor bir eğlence. Skorboarda bakılarak herhangi bir şey yapılmıyor. O gün oraya 2.5 saatinizi iyi bir şekilde geçirmek için gidiyorsunuz. Tuttuğunuz bir takım varsa eğleniyorsunuz. Oraya gelenlerin amacı tuttuğu takımın galip gelmesi değil, iyi zaman geçirmek... Amerika ayrı bir şey. Bizim böyle olma imkanımız yok. Avrupa, özellikle üst seviyede basketbol oynayan 5 ülke için söylüyorum, Yunanistan hariç, onlar bize yakın; Fransa, İtalya, İspanya örneklerini verebiliriz. Burada insanlar akşam üstü event’i olarak kullanıyor basketbolu. İtalya’ya maça gittiğin zaman kürkünü çıkartan bir kadın, takım elbisesiyle gelmiş bir adamı en ön sırada görebilirsin. Evlerine gitmeden önce bir şeylerini içip oradan da gidip bir gösteri seyrediyorlar. Avrupa’da 50’den fazla ülkeyiz, onlar arasındaki rekabet, iletişim, iş ilişkileri keyifle sürdürülür ama biz Türkiye olarak Efes Pilsen ve Ülker’in sırtına binmişiz gidebildiğimiz yere kadar gidiyoruz. Toplama taraftar yapıyoruz... Ben Türkiye’de niye olmayacağını söyleyeyim. Bir basketbol maçı Amerika’da, Avrupa’da çok pahalı. Avrupa’da 20-30 euro’dan başlıyor, Amerika’da 200 dolar’a kadar gidebiliyor normal sezon içinde. Biz burada bedava seyircilere seyrettiriyoruz. Kısmet olur bir gün paraları ödeyen kişilerle konuşursak ben Efes Pilsen Kulübüne fırsatım olduğunda şunu sormak istiyorum; birayı bakkaldan bedavaya alıp alamayacağımızı sormak istiyorum. Elbetteki alamıyoruz ama basketbolu bedava seyrettiriyorlar. Buna hakları yok. Basketbola zarar veriyorlar. Basketbol bir ürünse, hakemlik-oyunculuk bir ürünse ben bunun bedava değeri olmaz. Biz bu sene Junior Leauge’i paralı yaptırmayı düşünüyoruz, ailelere bilet kestirmek için. Ben kızımın bale gösterisine gittiğim zaman 15 YTL bilet parasını ödüyorum. Elbette bir dengesi olacak, bunu zengin olmak için yapmayacaksın. Geçen sene 17 bin kişi seyretmiş Junior Leauge’i. Maçın bir değeri olduğunu, para verilerek izlenmesi gerektiğini öğretmemiz lazım. Biz bunu kendi operasyonlarımızda deneyeceğiz. Zaman alıyor tabii. Olay para değil, bir değer. Ben orada 17 bin kişiden 3 lira alırım 50 bin YTL eder, onunla da 4 çocuğu okuturum. Bir sosyal projeye bağlayabilirim, problem değil.
Türkiye’nin çok yolu var, muhtemelen biz göremeyiz, umarım bizim çocuklarımız görecek.
Antrenör olarak sahaya çıktığınızda maçınızı yöneten bir hakemde ilk neye dikkat ederdiniz?
Konsantre olup olmadığına bakarım aslını isterseniz. Kılık kıyafetine bakarım. Ayakkabısı temiz mi, yeni ayakkabı giymiş mi, pantolonu, kemeri, kullandığınız kemerleri biliyorum, hangisi yeni hangisinin püskülü sarkmış... Bunlar dikkat ettiğim şeyler. Genellikle ben sahaya hakemlerle birlikte çıkmaya gayret ederim. Takımım ısındıktan sonra sahaya çıkarım. Hakem koridorunda hakemle beraber yürümek isterim. Maça bazıları geç mi geliyorlar... Çünkü bazen hakem gelip, üstünü koşa koşa değiştirip maç yönetiyor, bunlara da şahit oldum. Onların maça konsantre olmaları zaman alıyor. Ben bir maçın 11. saniyesinde teknik faul aldım. Bana teknik faul veren hakem maça 1 dakika kala gelmişti ve ben bunu biliyordum. Maç gruptan çıkma maçıydı, saat 9’da ve hakem daha uyanmamıştı... İlk düdükten sonra kendisine itiraz ettim ve teknik faul aldım ama hakem ondan sonra maça daha iyi konsantre olmuştu.
Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Eğitimim Sosyal Antropoloji. En zor para kazanılan işler insanlarla ilişki içinde olunanlar. Bu ülkenin 3 tane sorunu var. Adalet, sağlık ve eğitim. Sağlığı bir kenara bırakalım, bunlardan birini çöz deseler bana adalet derim. Bu da eğitimle olur. Hakemlik, bu ikisinin birleştiği, yani adaletle eğitimin birleştiği iştir. Eğitimsiz bir toplumda adalet dağıtmaya uğraşıyorsunuz. Onun için Allah size Mevlana sabrı versin diyorum.