
12.09.2007
basketbolhakemleri.com'un bu haftaki konuğu Murat Didin. Kaçıncı defa bu dünyada olduğunu henüz hatırlayamayan tecrübeli teknik adam, antrenörlük kariyerine Almanya'da devam ediyor. Kamp için Türkiye'yi tercih etmesini fırsat bilip kendisiyle oldukça dolu ve eğlenceli bir röportaj yaptık.
Ailenizde herkes sporla profesyonel olarak ilgili. (Eşiniz Sibel Hanım üst düzey voleybol oyuncusuydu, oğlunuz profesyonel menajerlik yapıyor) Maçlardan sonra evde neler konuşuluyor? Maç kritikleri yapıyor musunuz?
Şimdi tabi kazandın mı bir problem olmaz çünkü herkes gayet mutludur, o gün yaşanır. Ama kaybettiğin anda, bu oyunun kuralı, coach suçluların başında gelir. Onun için evde herkesin hatta en ufak bizim Ahmet bile... Unutmuyorum bir Tekel maçı kaybettik geçen sene Play Off’ta. 3-1’le geçtik ama 1 maç yenildik Tekel’e. Benim Beşiktaş’ta ilk yılımdı. Tekel’de üç kişi Villedenov, Tufan ve Obbrease (o yıl Tekel’deydi) çok attı, 18-20 civarı, diğerleri hiç bir şey atmadı. Maçtan sonra eve gittim, bizim Ahmet koridorda dolanıyor elinde istatistik kağıdı “Bu coach nerede” diye geldi bir hışımla bana. “Bu 20, bu 18, bu 16, üç tane oyuncu atmış sayıyı, sen neden diğerlerini tutuyorsun, bir tek bunları tutsan maçı kazanacağız” diye .Bu işte eleştirmek işin bir parçası. Yer yer kaybediyorsan da kabullenmiş olman lazım, ben de zaten çoktan kabullendim. Ama ayrıca sporu yaşamak hem güzel hem bazen komik... Güzel bir olgu yani.
Necip Kapanlı’yla yaptığımız röportajda “Ben de her TED Kolejli gibi basketbol oynadım” dedi. Bunun ne demek olduğunu bize açıklayabilir misiniz?
TED Kolej’de basketbol ana spordur. O zamanlar biz şanslıydık, ortaokulda lisede her tarafta basketbol potası vardı. Zaten iki tane salon vardı, hem lise hem ortaokul salonu. Ben de o anlayışla, o şansla yetiştim. Bizim de şimdi Telekom’un koçu olan Ercüment’in babası top getirmiş... Süper bir şey... Ele çok oturan çok güzel bir toptu. Ama biz orta 1’deydik, bizden büyükler oynardı bahçede. Biz beklerdik, hava kararmaya yakın artık büyükler giderdi. Havanın kararmasına yaklaşık 15 dakikalık zaman dilimi içinde biz oynardık.
Karda, çamurda eldivenle oynardık. Kolejde herkesin bir topu vardır. Tenefüs olduğunda aşağı merdivenlerden deparla inilirdi, hatta sınıflar belli olduğunda eğer zemin kat sınıfın varsa çok şanslısındır ki potayı ilk önce sen kapacaksındır. Hoca dersi biraz geç bitirirse olabilecek en kötü şeydir o gün. Çünkü boş pota bulamazsın, yani kolejde böyledir. Necip Kapanlı da oralarda bundan nasibini almıştır. Aynı bizim aldığımız gibi.
Okula alırken “basketbol oynuyor musun” gibi bir soru mu soruluyor acaba?
O kadar çok basketbol oynayan var ki... 1. ligde oynayan takımı vardı, iyi takımlardan biriydi. Kendi önünde model olunca dolayısıyla onu takip etmek zorunda kalıyorsun.
Klasik sorumuz; sizce hakemin sahip olması gereken özellikleri nelerdir?
Öncelikle sizler gibi yakışıklı ve güzel olmalı. (Çok teşekkür ederizJ) Şimdi tabi çok değişti. Rahmetli, Allah ruhunu şadetsin Ata Şakaloz vardı tabi siz bilmezsiniz. Orta boylu, çok komik ve anormal göbekli, İzmir’li. Bir Galatasaray maçı... Galiba Şengül Abi, pota altında atıyor ama atarken de çok sert faulle indiriyorlar. Tribünden de biri bağırıyor “Ata çalsana.” O da yarı sahadan bağırıyor “Koşabilsem çalacağım.” E şimdi eski hakem tarzı böyleydi. Herkes her fizikte, her yaşta hakem olabilirdi. Ama tabi şimdi baktığımızda, son yıllarda Avrupa Şampiyonası izliyorsun, Euroleauge maçları izliyorsun... Tabi kozmetik ürünler de değişti, artı işin içine kuaför ürünleri de girdi; hakemlerin çoğunu oradan alıp direk podyuma götürebilirsin. Çok güzel bir şey güzel görünüşlü olmaları.
Ayrıca hakemlik de bence çok gelişti, daha da gelişeceğini umuyorum. O kadar pozitif veri elde olunca; daha iyi atlet, daha iyi şartlarda gelişebilir hakemler. Mutlaka bunun performansı da ona bağlı çok daha iyi oluyor.
Saha içinde hakemlerle karşılaştığınız zorluklar olmuyor mu?
Yok, hiç birşey yok. Mutlaka eksikler olacak, nasıl basketbol gelişiyorsa hakemlik de öyle gelişiyor. Söylenmesi gereken birşey yok, benim çok dışımda yani.
Hakem olmak için manken olmak yeterli yani...
Hayır değil tabi... Bence şu hali gayet güzel, yani gelişiyor gelişmekte olan birşey. Oturup şimdi hakemliğin nasıl birşey olması gerektiğini irdeliyor olsak bambaşka konulara girmek lazım. Ben çok iyi geliştiğini görüyorum.
Eleştiri olarak değil kendimizi geliştirmek için soruyoruz...
Olumsuz birşey desem saçma sapan birşey olacak. Hücum faulleri fazla çalıyorlar... Yok ki öyle birşey. Bence, bu çağda herşey gelişiyor. Bilgi çağı, internet çağı, herşey gelişiyor ve dolayısıyla hakemin gelişmesi anormal birşey değil, gelişmesi lazım. Olması gerektiği gibi gelişiyor. Türkiye’de eskiden olmayan yanlışlar vardı. Hakemle konuşulmaz, hakeme uzak durulur... Hatta eskiden hatırlıyorum, birine kızardık “Bilmem kimden post hakemden dost olmaz” diye hemen gırgır geçerdik aramızda hakemlerle. Bunlar çok eskinin laflarıydı ama hakikaten hakemler mesafeli dururlardı. Komik komik kurallar çıkardı. Maçtan önce “sakın öpmeyeceksiniz” diye mesela. Ömer Ozan geldi, ısrarla “bugün öpüşmeyeceğiz” diye. Ozan geldi bana, elini uzattı “merhaba” diye; ben de çekiyorum elini “vay baba” diye... “Öpme öpme” diyor, itiyor. Bunlara olması gereken değil de yaşanması gereken, geçiş dönemleri diyelim. Şimdi herşey çok medeni. Avrupa’da nasılsa hakemlik burada da öyle. Şöyle kabul etmek lazım hakemler iyi niyetli olduğu sürece, ki hepsinin öyle olduğuna eminim ben, bence oyunun farklı bir parçası, bizim içimizdeki parçası değil. Zaten Türkiye’de bu kadar itiraz edebiliyorlar. Yurt dışında hiç bu kadar itiraz edilmiyor.
Hazırlık kampı için neden Türkiye’yi seçtiniz? Özel bir nedeni var mı?
Var tabi. Çok rahat. Nerede antreman yapılacağını biliyorum, nerede ağırlık çalışacağımızı biliyorum. Sağolsun herkes ilgi gösteriyor. Artı hazırlık kampında çok yükleniyoruz, sabah-akşam antreman. Böyle ortamda yemekler önemli, Dedeman müthiş bir mutfak, Türkiye’nin birçok yeri de böyle. Öyle olunca da gayet rahat bir ortam bizim için. O nedenle burayı seçtik.
Damak tadınız iyiymiş duyduğumuza göre. İtalyan mutfağı, Fransız mutfakları meşhur. Alman mutfağı nasıl? Öyle bir mutfak var mı?
Alman mutfağı yok. Almanya’da mutfak international, herşey var. Bavyera mutfağı var ama o da daha çok patates gibi yemek özellikleri fazla olmayan, biranın çeşitleriyle ilgili. O bira da var bu bira da var, siyah bira da var... Özel bir Alman mutfağı yok, bira öncelikli diyelim. Ondan Almanların hepsi bayılıyorlar Türkiye’de yemeklere zaten, çok seviyorlar.
Antrenörlük hayatınızda "Kazandım ama şu maçta 5 maçlık ömrüm gitti” dediğiniz bir maç oldu mu? Kaybettiğiniz de olabilir...
Biraz daha olgunlaştıkça bakıyorsun ki, bizim yaptığımız tabii ki bir iş ama en sonunda bir eğlence. Cem Yılmaz’ın da yaptığı iş ama o da bir eğlence. Onun da performans göstermesi lazım, o sahneyi doldurması lazım, seyir satması lazım, marketing yapması lazım. Ama en sonunda o gün insanları eğlendirmesi lazım. Bizimki de aslında farklı birşey değil. Onun o günkü başarısı kazancının iyi olmasıyla ilgili; bizimki sahadaki başarının iyi olmasıyla ilgili. Ama o nasıl her zaman amfiyi, tiyatroyu dolduramıyorsa; bizim de her gün her maçı kazanmamızın imkanı yok. Ama önemli olan her maç için kazanmak için boğuşmak, acayip mücadele etmek; gazozuna bile oynasan kazanmaya uğraşmak. Ama kaybetmeyi de kabul etmek gerek. Öyle olduğu zaman bu denli “hayatımdan ömür gitti, beni öldürdü, o gün saçlarım beyazlaştı” diye samimi söylüyorum hiç aklımda öyle birşey yok. Çünkü kazanmak için uğraşıyorsun, olmuyorsa demek ki o günkü kader planında o maçı kazanmak yok. Hele basketbol bunun için en uç örnek. Oradan giderken adam pası atıyor, pası tam çalacakken ötekinin kafasına çarpıyor diğerinin eline gidiyor, kaldırıyor oradan atıyor. Ender’in geçen seneki Litvanya’ya attığı 3’lüğü düşün. Biz o 3’lükle Japonya’nın fatihi olduk ama o top onun eline, onun omzuna çarptı, Ender de o 3’lüğü soktu. Müthiş bir şey bu. E peki olmasa ne olacaktı? Bence bu kadar akla kara değil. İkisi arasında bir şey. Biz biraz Akdenizli olmakla, delikanlılıkla her şeyi galibiyetle mağlubiyete bağdaştırdığımız için, genelde, bu yüzden “unutamadığımız maç, o girmeyen top” diye... Eğlence olarak göremiyoruz. Kazanalım ama kaybediyorsak da ölmeyelim.
NBA’de antrenörlük yapsanız hangi takımı çalıştırmak istersiniz?
San Antonio. Coach’ı Popoviç’le antrenörlük semineri de verdim iki defa. Kafasına tamamen inanıyorum, benim kafam, yani çok benzeri. Takım da zaten çok doğru, doğru takım seçiyor. Ben onunla daha önce konuştum. Ya Skola’yı alacaksın ya Oberto’yu alacaksın, diye. Daha tanımıyordu Skola-Oberto’yu. Gitti Oberto’yu aldı. Alabilse Skola’yı alacaktı. Kendi kendime düşünüyorum; San Antonio’ya uyan en önemli oyuncular, bence Kerem Gönlüm tarzı oyuncular. Her işi yapan, oyunda her tarafı kapatan bir oyuncuya ihtiyacı var. Aradan 3 sene geçti, Kerem Gönlüm’ü almak istediler. Onun için SA tamamen benim kafama yatan bir takım. Yönetim olarak da, takım kuruluş olarak da. Ama tabi NBA’de bulunmak için öbür renkarnasyonu beklemem lazım. Tekrar ne zaman bedenleneceksem o zaman NBA’e gitmeyi düşüneceğim.
Böyle bir şeye de inanıyorsunuz, reankarnasyona...
İnanıyorum tabi. Neden inanmayayım?
Önceki hayatınızda neydiniz?
Bilmiyorum, zaman zaman içime bir takım şeyler geliyor ama net bilemiyorum ama inanıyorum yani. Bizim bedenlerimiz tamamen bizim giysilerimiz gibi, esas içimizde yaşayan ruhumuz. Ruhun da ölmeyeceğine inanıyorum, benim inancım o.
Çok güzel sözleriniz olduğunu öğrendik. Bunlardan bir kaçını da bizimle paylaşır mısınız?
Neymiş mesela, ben duymadım!!!
Ne bileyim bugün biraz önce televizyonda programda öyle söyledim. 2010’u sordular... Biz 2 sene önce Fransa’yı vs. vs.... İrdeliyorlar, bu böyle olmuştu falan. Dedim ki “Ben buna katılmıyorum.” Çünkü sporda bugün var, yarın yok. Dün bitmiş, yarına da daha var; o zaman sporda bugün var. Bu oldu mu.(J)
Basketbolla ilgili birşey olabilir: Dışarıdan atmadan kazanamazsın. Ama bir tek dışarıdan atarak da kazanamazsın. Böyle bir şey olabilir. Ama esprili söz hiç aklıma gelmedi şimdi. Sizin bahsettiğiniz spontane inciler olabilir.
Son olarak eklemek istediğiniz birşey var mı?
Baktığın anda basketbol, özellikle üst düzey, kültürlü insanların yoğunlukta bulunduğu bir spor. Sizin de konunuz hakemlik; çok eskiden böyle bir birine düşman takımlar, konuşmayan coachlar olduğu gibi yüzde yüz konuşmayan hakemler de vardır. Baktığın anda bu tip düşmanlığı futbolda da maalesef yaşıyoruz. İstenmeyen holiganlıklar vs. Bunları ortadan kaldıracak, daha medeni, günün şartlarına getirecek şey sevgi. Yaptığın işe sevgi duymak. Yaptığın işe sevgi duyarsan rakibe de sevgi duyuyorsun. Çünkü o da seninle aynı işi yapıyor. Ama çok yıllar önce böyle bakmıyorduk. Rakibin seni düşman gibi görüyordu, artık öyle değil. Rakibin aslında seninle aynı kaderi paylaşan, aynı işten ekmeği kazanan insan. Böyle bakarsan da hakemlik için de aynısı. Hakemlikte başarıyı hep aradığınız için, bu röportaj da bunun için, o sevgiyi maksimuma çıkarmak bence başarıyı getirecek en önemli etki diye düşünüyorum. Eskiden duyardım, ben onla konuşmuyorum. Neden? Onun çaldığına öbürü çalmıştır... Bence bunların hepsi çok yapay şeyler. Hakemlik camiası için "Nasıl olmamız lazım” diye diyorsunuz ya; bence herkes birbirine sevgiyle bağlandığı anda hakemlik camiası oluşabilecek bütün sorunları aşacağı için en sağlam yere gelecektir...
|