
25.06.2005
Bu hafta konuk köşemizde, altyapılarda yaklaşık 25 yıldır bizimle olan bir antrenörümüz var: Mithat Özciğer. Aynı zamanda bir eğitimci olan Mithat Hoca, hakemlere, oyunculara, velilere faydalı olabilecek açıklamalar yaptı.
Kendinizden bahseder misiniz?
1957 Antalya doğumluyum. Basketbola lise ikinci sınıfta, Amerika’da mühendislik okuyan bir Ahmet abimiz vardı, onun Amerikan basketboluyla ilgili anlatmalarıyla ve bize yol göstermeleriyle başladım. Tabi her Türk genci gibi futbolu bırakıp basketbolun derinliğine daldım. İlk basketbol hayatım Antalya’da başladı. O zamanki şartlarda basketbolu yaşayamayınca İstanbul’a geldim. İstanbul’a geldiğimde askerliğimi yapmıştım. Bir fabrikada bakım teknisyeni olarak çalışıyordum. Aynı zamanda Gebzespor’da basketbol oynuyordum. Sonra dedim ki, ‘Mithat hayatına bir yol çizmen lazım. İki yol var ya makine mühendisi olacaksın fabrikada beş kişiyi tanıyacaksın veya spor akademisine gideceksin basketbolun içinde olacaksın, belki beş bin kişiyi tanıyacaksın.’ Ben basketbolu seçtim. 1982 yılında Marmara Ünivetsitesi’ne girdim. 4 bin kişinin içinden yüz kişinin arasına girdik.
O zaman mı antrenör oldunuz?
Gebzespor’da oynarken alt yapı kurmaya çalıştım. Kendimi daha nasıl yetiştiririm diye düşünürken zaten üniversiteye girdim. Üniversite birinci sınıftan itibaren şimdiki meşhur Tolga Tuğsavul beni aldı Efes Pilsen’e götürdü. Bir sene orada çalıştım. Sonra Eczacıbaşı Spor Kulübü’ne geçtik. 4 yıl Eczacıbaşı Kulübünde alt yapılarda çalıştım. O zamanki 1969 doğumlulardan oyncularım vardı. Efes’te minik takımım 72-73 doğumluydu. Eczacıbaşı’nda 4 yıl bayağı yoğun geçti. Nur abiyle tanıştım orada. O zaman şunu gördüm, Türkiye’de antrenörden çok idareciye ihtiyaç var. Ama Nur abi buna görebildiğim tek örnek, iyi yönde tabi. Sonra Önder Sezer hocamla Paşabahçe’yi kurduk. Değişik bir sürü kulubün alt yapı kuruluşunda bulunmuşumdur. Bilhassa Anadolu yakasınd. Alt yapıya çok inanırım, olayın özüde bu.
Gelişiminiz için neler yaptığınızdan bahseder misiniz?
İstanbul’da 1982 yılından itibaren federasyonun düzenlediği bir sürü uluslararası seminerlere katıldım. Özellikle üniversitede antreman bilgisi derslerine özen gösterdim. Çünkü iyi bir antrenörün nasıl antreman yaptırılacağını bilmesi gerekiyor diye düşünüyorum. O sıra fizik tedavi ve masaj üzerine de seçmeli ders aldım. Oradan da sertifika sahibi oldum. Bunun da sebebi bizim zamanımızdaki antrenörler, takımın masörü, malzemecisi, doktoru, herşeyiydi. Her türlü branşın antremanlarını izlemeyi severim. Kendime böyle bir ilke edinmiştim. Bir antrenör antremanı niçin yaptırıyor, amacı nedir? Branşın ne olduğu önemli değil. Hangi teknikleri kullanıyor? Bunları ben basketbola nasıl uyarlarım diye devamlı düşünürüm. Pendikspor’da eski futbol antrenörü Abdullah Gegiç’in antremanlarını izledim. Voleybolda Cengiz Göllü’yü izlerdim. O zamanlar üniversitede yardımcı bir branş seçmek gerekiyordu. 12 günlük voleybol antrenörlük kursuna gittim. Bu belgeyi de aldım. Voleybolu küçümsemek istemiyorum ama o zamanki şartlarda o aldığım belgelerle 4 yıllık üniversite hayatımı bitirdim. Ama buradaki kıyaslamam şuydu; 1974 yılında CSKA Sofya ile Dinamo Moskova’nın bir Avrupa Şampiyon Kulüpler finali vardı, onu izlemiştim. Konya Seydişehir’deydim o zaman. Rusların işlettiği Seydişehir alüminyum fabrikasına girmeyi düşünüyordum. Fakat gördümki bizde voleybol oynanmıyor. Sanki bizde top eline gelirse oynuyorsun gelmezse oynamıyorsun. Onlarda gördüm ki şortları ve göbekleri hep filenin üzerindeydi. Havada gezen insanlar düşnnün. Bu beni çok etkilemişti. Dedim ki ‘voleybolcular sıçrama tekniğini daha iyi çalışıyorlar basketbolculardan. Onu da inceledim nasıl yapıyorlar diye.
Bu tekniklerde başarılı oldunuz mu?
Şöyle söyleyeyim, belki eğitimci yönümün etkisi, belki çocukları çok sevmemin etkisi, hep şunu hedefledim; önce sporu sevdireceksin. Çocuk onun hayatında bir yaşam biçimi olduğunu düşünecek, burada öyle bir ilişki gelişecek ki insanlar arasında yirmi yıl sonra karşılaşırsan diyecek ki işte bu benim hocamdı, bu benim antrenörümdü diyebilecek. Onu öyle anmasını hep kendime ilke edindim. Benim önceliğim hep oydu. Artık öyle bir hastalık olmuştu ki yolda gördüğüm bütün gençleri, bu hangi spora daha yatkındır, buna ne yapmak gerekir diye kafamda düşünürdüm. Hatta bir örnek anlatayım, bir çok maç izlerdim. Maçlarda, o zamanki cahilliğim diyelim, takımların hangi setleri yaptığını takip ederdim ve bunları defterime yazardım. Sonra bu setleri nasıl çalıştıracağım diye bulmaya çalışırdım. Öyle ki geceleri çok rüyama girerdi. Ama sabah unuturdum. Gece rüyamda bir çalışma bulurdum, sabaha unuturdum. Dedim Mithat bu böyle olmayacak, başucuma bir defter koydum. Bu kadar sene sonra bir şey gördüm ki, bu kadar karmaşıklığa sokmanın bir anlamı yok basketbolu. Esasında çok basit bir oyun.
Maçın daha ilk saniyesinde taktik vermeye başlamak yani “koçing” yapmak sizce doğru mu?
Bunun iki sebebi var. Birinci sebebi Türkiye’de kulüpler kulüp olma özellğini yaşayamıyorlar. Yaşayamadıkları için antrenörünün başarılı olup olmadığını maçlardaki yaptığı dereceyle belirlemeye çalışıyorlar. Halbuki hangi sporcuyu on sene sonra iyi basketbolcu yapabilecek ona bir hat çizip onu bu işin içine çektiğine bakmıyor kulüpler. Günlük başarıya bakıyorlar. İkinci bir olay ise antrenörlerin çalışma günlerinin çok az olması. Genelde sporcuyla çok fazla bir arada olamıyorlar. Olamadıkları için az zamanda, bizim eğitim sistemi gibi, nasıl çok şeyi bu çocuğa yükleyebilirizi düşünüyorlar. O yüzden de eskiden yaz antremanları vardı. Hala bunu yapan arkadaşlar var, çok yanlış... Yazın o çocuk gidip annesiyle, babasıyla beraber tatil yapacak. İnsan olduğunu, bir fert olduğunu yaşaması gerekir, basketbol dışında da hayatı olduğunu bilmesi gerekir.
Ama bizde basketbolda yatırım olarak minik takımlarda yanlış hatırlamıyorsam şu iki senede birinci periyot bir 5 ikinci periyot bir 5 oynuyor. Bu kural çocuğun kendisini bulmasına çok katkı sağlıyor. Antrenörler kendilerini göstermek için bir an önce bunu çocuktan almaya çalışıyorlar. Neticede yanlış bir davranış. Bu olayda yanlışı da doğruyu da çocuğun bulması lazım. Antrenör bunları not alıp antremanda onlara göstermesi lazım.
Avrupa maçlarına da gidiyorsunuz seyirci olarak. Türk takımlarıyla Türk hakemlerini Avrupalılarla kıyaslar mısınız? Eksiğimiz fazlamız nedir?
Bence hiç bir fark yok. Benim gözlemim hakemlikte tek kötü olay şudur, bir hakem skorboardla ilgilenmeyecek. Ben bu maçın hakemiyim demeyecek. Bunu yapmadığı müddetçe çok iyi hakemlerimiz var.
Açar mısınız maçın hakemi olma durumunu?
Ben burada hakemim, bu pozisyonu ben böyle yorumluyorum, sen böyle yorumlamazsan yorumlama... Araya bir set çekme huyu olan arkadaşlar oluyor. Antrenör, oyuncu ve hakem bir bütündür. Hatta salondaki görevliler dahi bu bütünün parçaları. Hatta bunun yanında aileler. Bunların biri olmadan diğeri olamaz. Onun için bu işin en iyi çözüm yolunun dialog olduğuna inanıyorum. Mesela Necip Kapanlı hocamızın bir minik maçında ‘bak oğlum ayağını şöyle yaparsan steps olur’ demesi kadar güzel bir şey yoktur. Bunu yapan başka hakemlerimiz de çok var. Bir de bunu sanki orada çok güzel bir şey yakalamış gibi kendine paye çıkartan hakemlerimiz de oluyor. Basketbol sonuçta bir eğlence. Biraz öyle bakmak lazım. Şöyle düşünün; bir sınıfta 40 kişi var. Bu 40 kişinin içinden 4 tanesi basketbolcu. 36 tanesi bu işi sağlık için, kendine olan özgüvenini artırmak için yapıyor. Yani 36 kişi özgüvensiz olursa böyle bir toplum oluşursa, o toplumun o yöneticilerin faydası olacağına inanmıyorum.
İyi bir hakemde anladığımız kadarıyla diyaloğa bakıyorsunuz. Başka nelere bakarsınız? Şunlar olmalı dediğiniz özellikler neler?
Dediğim gibi birinci planda diyalog. Hata hakemde de olur, antrenörde de olur, oyuncuda da olabilir. İki kişi vardır ki şöyle düşünmelidir: ben de hata yaptım sayısını mümkün olduğu kadar düşürmek.Kim bunlar, hakem ve antrenörler. Neden derseniz, sizin davranışlarınız çocuklara yansıması başka türlü olur. Çocuklar hata yapacak çünkü onlar çocuk.
Bu özelliklerde, Necip Kapanlı gibi, şu anda var mı bildiğiniz hakemler?
Son zamanlarda Hulusi (Yenal) hocamızı bu işlere soyunur gördüm minik maçlarında. Mesela birinci ligde olup bana her zaman empati kuran Mehmet Keseratar var. Devamlı gülümsemesiyle insanlara yaklaşımı vardır. Alt yapılarda da var ama benim biraz isim unutma özürlülüğüm var...
Basketbol dışında neler yapıyorsunuz?
Basketbol dışında ben bir eğitimciyim. Basketbolu küçük yaşta çocuklarımıza nasıl indirgeyebiliriz? Nasıl sağlıklı bir toplum yetiştirebiliriz? Beş altı senedir buna çok kafayı takmış vaziyettetim. Beni dinleme lütfunda olan herkese bunu anlatmaya çalışıyorum. Ne olur ilkokul çocuklarına bu kadar yoğun derse boğmayın, çocuklar sağlıklı birer vatandaş olsunlar, ana sınıfından başlasınlar ve bilhassa ilkokul üçüncü sınıfa kadar değişik spor branşlarını yaşasınlar, kendi kişisel özelliklerini görsünler. İllaki sporcu olmaları gerekmiyor. Sağlıklı bir vatandaş olmayı bilsinler. Bu her şeyin çözümüdür. Basketbol iyi niyet oyunudur, karşındakini olduğu gibi kabul etme oyunudur hayata bakış açısı olarak. Ben en çok buna çalışıyorum. Şimdi İl Milli Eğitim’de lig heyetindeyim. Hala kendimi geliştirmeye uğraşıyorum. ‘Diyeceksiniz ki yaşın kaç hocam senin. Emekliliğin gelmedi mi?’ Onda da sloganım şu: Bizde emeklilik ölünce...
Oğlunuz Efes Genç takımda oynuyor. Okulla takımı aynı anda yürütebiliyor mu? Sizin katkılarınız oluyor mu?
Türkiye koşullarında, okullarımız benim adım duyurulsun da nasılsa ben bu çocuğu geçiririm zihniyeti ağırlıklı. Bu çok kötü bir şey. Yani biz Avrupa’dan, gelişmiş ülkelerden bazı şeyleri alırken sadece işimize gelen yönleri alıyoruz. Bize iş çıkaracak, zahmet verecek yönleri pek almıyoruz. Eğitim çok gerekli, ama bizdeki anlayışla değil. Çocuk evinin camını silerken ona bu zul gelmeyecek, eziyet olmayacak, ben evimin işini yapabiliyorum diyebilmeli. Antrenörlük seminerlerinde iyi bir antrenörde olması gereken vasıflar söylenir. Adil olacak, oyuncular arasında eşit davranacak, onların özel hayatlarıyla da ilgilenecek. Ama bizde çocukların eğitim hayatlarıyla ilgili çok rölantili işlemiyor. Mesela Leyla hocam var. Ben onu 1979’dan beri tanırım. Çocuklarıyla en fazla ilgilenen kişi olarak görürüm. Takdir ettiğim en önemli özelliği daha saygılı çocuklara her zaman şans vermiştir. Kişisel olarak; davranışı, sporcularla iyi geçinen ve daha uyumsuz sporculardan fazla şans vermiştir. Benim örnek aldığım önemli özelliğidir. Ama okullarda çocuklara bunu anlatmak gerekiyor. Eğitimcilerin de okulda bir matematik, fizik öğretmeninin de sporun bir hayat olduğunu kabul etmesi gerekiyor. Ama bu maalesef yok. Soruya gelince, oğlum bana göre hakkını çok veriyor sayılmaz. Basketbolda olduğu gibi kendine has bazı yollar seçiyor. Mesela yabancı dil bölümüne başladı. Ben şahsen onun ileride basketbol hayatından sonra bir idareci olarak kalmasını isterim. Çünkü oğlumun bana pozitif gelen bazı özellikleri var. Gittiği yerlere çok uyumlu bir çocuk. Bu, arkadaşları ve antrenörleri tarafından da takdir edilen bir davranışı. Ve bunun böyle kalması böyle bir hayatının olması ona her zaman fayda getireceğine inanıyorum.
Son olarak söylemek istediğiniz farklı konular var mı?
Basketbol basit oynanması gereken bir oyun. Hepimizin çocukları, anneleri, babaları var. Birbirimize mümkün olduğu kadar anlayışlı olalım, hoşgörüyle yaklaşalım. Çocuklarımızın hayatlarında güzel sayfalar olsun. Büyüdüklerinde bizlerin görevlerini alacaklar, sorunlu fertler olmalarını istemem.
|