
25.07.2008
Deneyim, bir insanın başına gelen şeyler değildir. Deneyim, başına gelen şeylerle ilişkili olarak insanın kendisinin ne yaptığıdır. Aldous Huxley
1950'li yıllarda "Sistem teorisinin" ortaya konması ve sistem düşüncesinin gelişmesiyle organizasyonlar, "yaşayan organizmalar" olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu görüş, organizma içersinde yer alan her bir parçanın, ancak ilişki içersinde gerçek varlığını gösterebildiğini, her bir parçanın sistem davranışına katkıda bulunduğunu ve sistemde olmaktan etkilendiğini, bunun yanında sistemde yer alan bu parçaların üstlendiği rollerin ve davranış modellerinin performansı doğrudan veya dolaylı etkileyen bir güç olarak karşımıza çıktığı görüşünü savunur.
Organizasyonların birer canlı organizma olarak değerlendirilmesi, onların da çevreleriyle uyum içinde yaşayıp, çevresel değişimlere adapte olabilmeleri için öğrenmeleri gerektiği gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu anlayışla, çalışanlarının bilgi, yetenek ve yaratıcılıkları sayesinde çevrelerinden bilgi toplayan; onu kullanarak yeni bilgiler üreten; bunları daha sonra geleceklerini şekillendirmek amacıyla kullanmak için örgütsel belleklerinde depolayan organizasyonlar, öğrenen organizasyonlar olarak adlandırılmıştır.
1990'larda bu görüşten yola çıkarak "öğrenen organizasyonlar" kavramını popüler hale getiren Senge ile birlikte, "bilgilenme değil, bilgiyi üretme süreci" olan "aktif öğrenme" yani, "öğrenmeyi öğrenme" kavramı üzerinde daha çok durulmaya başlanmıştır. Bu sebeple bugün organizasyonlar artan rekabet ve teknolojik değişimlerin neden olduğu dinamik ve belirsiz çevrede ayakta kalmak ve geleceği yaratma kapasitelerini harekete geçirebilmek adına bireysel, ekip ve kurumsal düzeyde sürekli bir öğrenmeye ihtiyaç duymaktadırlar.
Bilmenin yanı sıra yapabilir olmanın önem kazandığı bu süreçte, "insan odaklı yönetim anlayışını" benimseyen ve sürekli öğrenmeye inanan organizasyonlar, çalışanını entellektüel bir sermaye olarak görmekte ve bu sermayenin organizasyonun fark yaratmasında en önemli değer olduğuna inanmaktadırlar. Bu nedenle bir çok işletme çalışanının sahip olması gereken "teknik bilgi ve beceri" eğitimlerinin yanı sıra, bu eğitimler ile paralel gitmesi gereken "gerekli tutum ve davranışların" geliştirilmesine yönelik olarak, daha fazla "yapmaya" dayalı olan "yaşayarak öğrenme yönteminin" kullanıldığı eğitimlerine yönelmektedir. Klasik eğitim ortamlarında katılımcı, eğitimi verenin yönlendirmeleri ile bilgiye ulaşırken, yaşayarak öğrenme yaklaşımında katılımcı öğrenme süreci içinde (grup yaşantısı) etkin bir şekilde yer alır. Bilgiye ulaşma katılımcının eğitim ortamında yaşadıklarını kendisiyle-profesyonel/iş hayatıyla ilişkilendirmesi sayesinde gerçekleşir.
Sonuç olarak gerek iş yaşamında gerekse özel yaşmada bireyin temas ettiği bilginin, şimdi ve geleceği oluşturduğu, değişim için gerekli enerjiyi yarattığı unutulmamalıdır.
İlk yazı: Hakem olmak ya da olmamak
İkinci yazı: Bizi biz yapan Bağlılık (1)
Üçüncü yazı: Bizi biz yapan bağlılık (2)
Dördüncü yazı: Psikolojik eğilimlerimiz
Beşinci yazı: En uzak mesafe
Altıncı yazı: Erdeme giden yol
Yedinci yazı: Takım olmak
Sekizinci yazı: Hedef Belirlemenin Performans Üzerindeki Etkileri
Dokuzuncu yazı: Etkili takım oluşumunda yaşayarak öğrenme yaklaşımı

www.suegitim.com
|