
24.09.2008
Bu hafta yine Efes Pilsenli bir konuk ağırlıyoruz. Oynadığı dönemde "Avrupa'nın ortayı en iyi kapatan adamı" Tamer Oyguç, hakemler hakkında çarpıcı tespitlerde bulundu.
Basketbol hayatınız nasıl başladı?
Basketbol hayatım tesdüfle başladı. Bizim Fatih’te dükkanımız vardı. Yaz aylarında abimle oraya gidiyorduk. Bizim mağazanın yan apartmanında da Eczacıbaşı’nın genel müdürü oturuyordu. O bir gün oymanak istermisin diye geldi. O zamanlar hiç basketbol düşünmüyordum. Hep okumayı düşünüyordum.
Yaş kaç?
Yaş 15. Okumayı düşünüyordum, iyi de bir öğrenciydim. Sürekli gidip gelmeye başladı. En sonunda ben de dayanamayıp “bir deneyeyim” dedim. Basketboldan hoşlanmadım. Bir süre bıraktım sonra tekrar geldiler “yapma etme” diye. Ondan sonra yine başladım, 27 senedir de kopamadım.
Efes Pisen’de uzun yıllar kaptanlık yaptınız........
9 sene Eczacıbaşı’nda 9 sene de Efes Pilsen’de. Eczacıbaşı’nda alt yapısıyla beraber 9 yıl oynadım, 2 sene şampiyon olduk. Bir anda bütçeler çok arttı. Eczacıbaşı da gençlere önem veren, altyapıya çok önem veren bir takımdı. O yüzden o artan maliyetlerle fazla baş edemedi. Takım o sene dağıldı, bir sene sonra da küme düştü, daha sonra da kapandı. Ben 1989’da Efes Pilsen’e transfer oldum. O zaman rahmetli Aydan Siyavuş antrenördü. 2 sene onunla çalıştım. Daha sonra Halil Üner geldi. Halil Üner’in üzerine de Aydın Örs antrenör oldu. Uzun yıllar Aydın Örs ile beraber çalıştım.
Efes Pilsen’de yaşadığınız başarılar neler?
5 tane Türkiye şampiyonluğu, 3 tane Türkiye Kupası, Cumhurbaşkanlığı, o zamanlar Avrupa kupası şimdiki ULEB Cup’ta Aris’le final oynadık. Finali kaybettik, sonraki sene, 1996’da Koraç Kupası’nı kazandık. Hiç bir zaman Final Four göremedik ama her sene kapısından döndük. Ama şu ana kadar Türkiye’de yapılmamış olan Koraç Kupası’nı biz kazandık.
Efes Pilsen çok istikrarlı bir takımdı o zaman.
Evet, zannediyorum ki Koraç Kupası’nı kazandığımız o yıl 2 maç kaybetmiştik bütün sezon boyunca.
Askere 40 yaşında gittiğiniz söyleniyor. Doğru mu yoksa söylentiden ibaret mi?
Hayır, 40 yaşında değil 32 yaşında gittim. O yıl 33 yaş kanunu daha çıkmamıştı. O kanun için çok çabaladım. Bütün milletvekilleri olsun, milli savunma bakanlığı olsun, bakanlıklar olsun, dolaştım... Ben 1999 Mayısı’nda askere gittikten 20 gün sonra 33 yaş kanunu çıktı. 3 ay sonra da deprem oldu, bedelli askerlik çıktı. Şansız bedevi durumu oldu. Biz o dönemin mağdurları; Ercan Saatçi, Haluk Levent, Ege, Cem Yılmaz çok koşturdu. 400 küsür milletvekiline dilekçe yolladık, ‘biz de bedellerimizi ödeyelim’ diye. Ama sonuç alamadık.
Şu an Efes Pilsen’deki göreviniz nedir?
Pertevniyal 2. lig takımında yardımcı antrenör, gençtakımda yardımcı antrenör ve Efes Pilsen küçük takım antrenörüyüm. Alt yapı sorumlusu Sayın Menderes Gümüşdal’ın yardımcılığını yapıyorum. Aynı zamanda bizim bütün oyuncularımızın, bir iki oyuncu hariç, okuduğu Kültür Kolejinin de antrenörüyüm.
Geçen sene küçük B takımda yani UPS’de 1994 doğumlular liginde 1995 doğumlularla İstanbul 5.’si olduk. Türkiye şampiyonasına gittik. Efes Pilsen’de uzun zamandır gerçekleşmemiş bir başarıydı.
Küçük takım çalıştırmanın zorlukları neler? Küçük takıma oyuncu seçerken nelere dikkat ediyorsunuz?
Bence basketbol bir bütünler topluluğudur. Benim için önce iyi insan olamları, sonra iyi öğrenci olmaları, daha sonra iyi basketbolcu olmaları önemli. Ben, iyi insan ve iyi öğrenci olmalarına çok dikkat ediyorum. Hepsinin okullarıyla tek tek ilgileniyorum. Devamlı okula gidip geliyorum ve derslerini kontrol ediyorum. Hangi konularda zorluklar yaşadıklarını kontrol edebiliyorum.
Veli toplantısında bir tek siz mi oluyorsunuz sınıfta?..
(Gülüşmeler) Yok, olmuyor. Velilerle devamlı temas halindeyiz, konuşuyoruz. Okul öğleden sonra 3.5’ta bitiyor, antremanlarımızı da çocukların okulu olan Kültür Koleji’nde akşam 6.30’da yapıyoruz. Aradaki o saatlerde onlara hem İngilizce, hem de matematik dersi aldırıyoruz. Gelecekte, iyi basketbolcu olduklarında, altyapıda bir temel edinmeleri için çabalıyoruz. İngilizce, beynelmilel bir lisan oldu biliyorsunuz. Takımlar devamlı Avrupa platformunda oldukları için İngilizce’yi çok iyi öğrenmeleri ve konuşmaları gerekiyor.
Zorluklara gelince; aslında çok fazla zorluğu yok. Çünkü 12-13 yaşındaki çocukları ben, yeni aldığınız bir bilgisayar gibi tabir ediyorum. Bütün programları ilk kez sen yüklüyorsun ona. Sıfırlar yani. Eğer doğru bilgileri adapte edip yüklersen zaten üst yapıya da bilinçli olarak çıkmaya başlıyorlar. O yüzden ben buna çok dikkat ediyorum. Hem kişilik gelişiminde hem pedagoji olarak yardımcı olmaya çalışıyorum.
Pedagoji eğitiminiz var mı?
Spor Akademisi’nde ders olarak almıştım. Ayrıca kitaplarla da ilgileniyorum. Kurs ve eğitim olarak hiçbir şey almadım ama özel ilgi alanıma girdiği için çocuklarla iyi iletişim kurmaya çalışıyorum. Çok fazla sayıda antreman yapıyoruz. O yüzden oyuncular çabuk gelişiyorlar. Bunun en büyük örneğini de geçen sene gösterdiler. 1994’lüler liginde 1995’lilerle Türkiye Şampiyonası’na katıldık. İlk defa Türkiye Şampiyonası gördükleri için de ilk maçlarda biraz heyecanlandılar. İlk maçı çok farklı kaybettik, sonraki maçları kazandık ama ilk 8’e giremedik. İlk 8’e giremeyince biraz moral bozukluğu ve bocalama oldu. Bu sene için önemliydi aslında. Çünkü Türkiye Şampiyonası tecrübesini bir sene önce yaşadılar. Bu sene herşey çok daha kolay olacak. 1995’liler liginde de iddia ediyorum ki, Efes Pilsen takımı, İstanbul ve Türkiye Şampiyonluğunun en büyük adayıdır.
Yeni nesil basketbolcular sizi tanıyorlar mı?
Çok küçükler bilmiyorlar ama adımı söyleyince “aa sen osun” diyorlar. Biz, Türkiye’nin bir çok ilklerini yaptık ama bugün baktğınızda bir Hidayet olsun, Mehmet Okur olsun, Avrupa arenasında oynayan diğer basketbolcular çok daha fazla tanınıyorlar. Bizim zamanımızda NBA Avrupa’dan oyuncu almıyordu. Almadığı için de bizim için ütopyaydı. Ama bugün, basketbola başlayan hangi çocuğa sorarsanız sorun, hayalinde günün birinde NBA’de oynamak var. Artık hayal olmaktan çıktı ve basketbolcuların ufku çok gelişti bence.
Genç oyuncular biraz daha fazla tanıyorlar aslında. Şöyleki, biliyorsunuz Facebook diye bir site var. 1000’den fazla arkadaşım var ve büyük bir çoğunluğu hayranım olan insanlar. Orada “Dev Adam Tamer Oyguç” diye bir grup açmışlar. Hala hatırlanıyor olmak gurur veriyor açıkçası.
Basketbola çok da isteyerek başlamamışsınız ama örnek aldığınız basketbolcu var mıydı?
Başladıktan sonra örnek aldım! Eczacıbaşı’nda başladığım zaman Efe (Aydan) abi bizim takımda oynuyordu. Çok iyi ve çok profesyonel bir sporcuydu. İnanılmaz antreman yapıyordu. Hep onu örnek aldım. Basketbolu sevmeye başladıktan sonra ben de çok çalıştım. Sabah 8.30-9 civarı gidip özel antreman yapıyordum, sonra A takım idmanı, sonra genç takım idmanı, sonra da yıldız takım idmanına çıkıyordum. Yani günde 4 idman yapıyordum. Gece 11-12’lerde eve gidiyordum.
Peki okul?
Liseli yılların sonuydu o zamanlar. 1-2 sene idare ettim, 1-2 sene de üniversitede bocaladım ama sonra profesyonelliğe geçince okulu bitiremedim açıkçası. Dediğim gibi Efe abiyi örnek aldım. O 13 numara forma giyiyordu, onun sayesinde ben de 13 numara forma giydim. NBA’de de örnek aldığım oyuncu, o zamanlar Boston Celtics’te oynayan Kevin Mccay adlı bir beyaz oyuncuydu. Buraya Efes Pilsen-Timbervolves maçına da geldi. Orada kendisine hayranı olduğunu söyledim ve tanıştım kendisiyle.
Bir lakabınız var mı?
Oynarken bir çok lakabım vardı. “Ağaç Adam” dediler, “Annem” dediler... Bir ara Metin Akpınar her şeye annem, annem diyordu. Ben de dilime dolamıştım. O yüzden annem kaldı. Bir de Avrupa’nın ortayı en iyi kapatan adamı olarak ismimiz çıktığında “Ağaç Adam” taktılar. Hani ağacın dallarına takılır ya top. Ben de kapıyordum topları genelde.
Fiziğiniz malum. Siz de buna güvenip dışarda insanlarla değişik diyaloglar yaşadınız mı?
Hayatım boyunca hiç kavga edemedim. Çünkü ne zaman kavga etmeye niyetlensem özür diliyor, abi tamam haklısın diyerek gidiyor herkes. Hatta bir gün köprünün orada bir taksiciyle ağız dalaşı oldu. Yanımda nişanlım da vardı. Çek kenara in aşağı gibilerden. Çektik kenara, bir baktım taksici indi arabadan, bana doğru yürüyordu. O arada ben de indim arabadan, ben de ona doğru yürümeye başladım. Sonra o döndü arabasına geri. Ben de “adam herhalde levye almaya gitti, kafamı vuracak bir tane.” Bir baktım kağıt kalemle geldi. “Tamer abi bir imza verir misin!!!” Byle komiklikler de oluyor tabi.
Kavga olmadı yani.
Hiç edemedim. İnsanlar özür dileyince yumuşuyorum doğal olarak.
Gelelim hakemlere. Hakemlerle ilgili kafanızda özel düşünceleriniz var mı?
Tabii ki var fikirlerim. Oyunculuk dönemlerimde hiç anlaşamazdık, hep sorun yaşardık. Şimdi de yaşıyoruz biraz. 26-27 sene basketbol oynadım. Hep üst düzey oynadım ve oynadığım dönemlerde de en az bir hakem kadar bilgim sahiptim neyin ne olduğuna dair. İtiraz ettiğim zamanlarda da bu yönde itiraz ediyorum. Hiç kimse haksız itiraz etmez ama itiraz ettiğim zamanlarda haksız olduğumu düşünmüyorum. Şimdi yeni, genç hakemler var. Bu arkadaşlara doğal olarak “antrenörle diyaloğa girmeyin, taviz vermeyin” diye söyleniyor. Şu aralar o kadar “HÖT ZÖT” lerki... Bir şey söylyorsun, “sus, kapa çeneni, otur yerine...” Eskiden Fatih Dalaylar olsun, Ufuk Akyüzler olsun, maç içinde fıkra alattığımız olurdu. Yanımızdan geçerken itişip kakışırdık. O zamanlar eğlenceliydi hakemler. Şimdi... Geçen sene bir maçta atıldım. Maç olmuş 30 sayı. Bir pozisyonda oyuncu karşı sahaya geçer gibi yaptı, geri sahaya döndü. Hakem geri pas çaldı. Ben de “sabahtan beri bir şey söylemiyorum, devamlı vuruyorlar, itiyorlar” dedim. Artık bunu da yapınca bir art niyet aramaya başladım. Sonuçta çocuklar da bir emek veriyor orada. Teknik faul çalındı bana. “Maçı çığırından çıkarıyorsun” dedim, sahadan attılar. Genç hakemlerin biraz daha müsamahakar olmaları lazım. Sadece bana değil, ben yıllarca üst düzeyde oynamışım, yüzyıllardır basketbolun içindeyim (!) biraz dinazorlaştık (!) tamam ama diğer antrenörlerle biraz daha diyalog içinde olurlarsa, her şeyi kestirip atmazlarsa, “tamam abi görmedim” dese, zaten ikinci pozisyonda itiaz edecek hakkın olmuyor. “Hadi aslanım biraz daha dikkat et” diyorsun, geçiyor. Ama zırt faul, zırt steps yaptığı zaman, ikinci, üçüncü pozisyona antrenör dolarak geliyor. O yüzden hakemlerin de biraz ılımlı olması gerekiyor. NBA’de görüyorsunuz işte, oyuncularla ve antrenörlerle tartışıyorlar “şöyle oldu, böyle oldu” diye. İzah ediyorlar... Mesela eskiden Necip Kapanlı izah ederdi. Eski hakemler çok daha farklıydı ve ılımlıydı.
Hakemlere “antrenörlerle diyaloga girmeyin” denilmiyor aslında. Ancak belirli bir sınırın dışına da çıkılması istenmiyor tabii ki. Eskiden basketbolun şimdiki kadar profesyonl olmaması, bu kadar büyük paraların dönmemesi ve hakemlerin bu kadar büyük bir rekabet içinde olmaması sizin söylediklerinize etken olabilir mi?
Hakemlik müüsssesinde de problem var. Paralar ödenmiyor. Salonlarda sabahtan akşama kadar bir ortada bir masada maç yöneten hakemler var. Hakemlere de hak vermek lazım. Bir emek sarf ediyorlar ve emeklerinin karşılığı tam alınmıyor. Ücretler az. Baktığınız zaman Amerika’da, Avrupa’da 1000-1200 dolar alınıyor maç başına. Burada 10 liraya maç yöneten hakem biliyorum ben. Bunları da göz önünde bulundurduğun zaman bahane olmamalı ama etkiliyor. Diğer taraftan da bakıyorsun, takımın hedefi var. Efes Pilsen gibi bir takım Türkiye şampiyonluğuna oynuyor. Düşünmezsiniz ama düşünüyor da olabilirsiniz “ 10 liraya maç yönetiyoruz zaten” gibilerden. Ücretlerin biraz daha arttırılması ve hakemlerin biraz daha korunması gerekir diye düşünüyorum. Çünkü bütün kaderin hakemlerin elinde. Her meslekte vardır bu; 20 tanesi iyidir de 21.’si art niyetlidir. Kimseyi buradan suçlamıyorum ama 21.’nin içinde art niyet varsa hem müesseseye hem takımlara, hem de yatırım yapan kuruluşlara zarar veriyor.
Kulüpler olarak bu konuda çalışma yapıyor musunuz?
Vallahi beni aşıyor. Üst yapı ilgileniyor bu işlerle. Bu sorunların ortadan kalkması için hakemlerin de en azından aylık, bir antrenör kadar kazancı olmalı mesela. Kazanmazlarsa zaten, işler probleme dönüşüyor. Hakemler para konusunda çok haklılar. Kimseyi suçlamıyorum burada, suçlayamam da.
Az para alıyorum diye yapılıyorsa, hiç yapılmamalı bizce? Bu mantık bir hakemde olmamalı.
Bu konuyu söylemek istemedim zaten... Hakemlik müessesesinde güzel diyaloglar da oluyor. Altyapı için 1. ligde ulaşılamayacak oyunculara ulaşılıyor, onların maçları yönetiliyor, onlarla iç içe olunuyor ve onlar hakkında kararlar veriliyor. Bu güzel bir duygu ama yine de hakemlerin ve hakem haklarını savunan insanların biraz daha dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum.
Hakemlerle yaşadığınız eğlenceli bir anınız var mı?
Genç milli takımda oynarken rahmetli Hikmet Erdem vardı. Dünyanın en şeker adamıydı. Lakabı da “Rambo Hikmet”ti. Bizimle beraber bir turnuvaya geldi. Hikmet abi mücadeleyi çok severdi. Kendisi de spor yapar, koşar, halter çalışırdı; sürekli zinde bir adamdı. Bir maçta iki oyuncu topa atladı, üçüncü geldi atladı, dördüncü, beşinci derken herke birbirinin üstünde... Hikmet abi de güreş hakemi gibi eğilmiş “bravo, bravo çocuklar” diyordu. Çok gülmüştük. Allah rahmet eylesin, rahmet istedi herhalde... Çok güldüğümüz bir tunuvaydı. Hikmet abiyle çok anılarımız oldu.
|